• facebook
  • twitter
  • googleplus

İngilizce Çeviri ve Türkçe Çeviri Sürecindeki Kısıtlamalar ve İngilizce Sözlük Kullanımı

  • Mart 15, 2019
  • 0

Sausure’un “dil” ve “söz” ayrımını ele alarak dillerin olanaklarını ilk sorgulayan kişi olduğu öne sürülebilir. Temel hedefi iletişimin olanaklılığını kanıtlamaktır. Ona göre “dil”, göstergelerden oluşan toplumsal bir düzenek; “söz” ise, bireysel bir istenç ve anlak eylemidir. Sözün bu şekilde bireysel olduğu şeklindeki tanımı, akla Sausure’un sözü iletişimi engelleyen bir öğe olarak gördüğü düşüncesini getirebilir. Ancak onun sonradan sözün daha geniş bir tanımını, dil dizgesinin bir bölümünün geçici olarak kullanılmasıyla gerçekleşen bir eylem olduğu şeklinde vermesi, araştırmalarını sözden başlatmakla birlikte, iletişimde ülküsel durumdan yola çıktığını gösterir. Buradan her dilin doğal gerçekliği yansıtacak olanaklara sahip olduğu ve diller arasında iletişimin ve çeviri yapmanın bundan böyle mümkün olduğu düşüncesi ortaya çıkar. Buna karşın, Sapir Whorf’un her dilin doğal gerçekliği kendine göre algıladığından, diller arasında iletişimin olanaksızlığına işaret ettiği görülür. Bir başka deyişle, Sausure ülküsel olarak nesne dille gerçek arasında bağlantı kurulduğu “birincil iletişim” durumundan yola çıkarken, Sapir Whorf’un dili sözel göstergelerden oluşan iletişim aracı olarak, ikincil iletişim durumunda inceleyerek böyle bir sonuca vardığı anlaşılır. Bu bağlamda bazen sözcüklerin altında yatan farklı anlamlar çevirmenin karşısına bir sorun olarak çıkabilir ve bunu aşmanın en kısa yolu da doğru bir İngilizce sözlük kullanmak olacaktır.

Öte yandan, Chomsky’nin yine ülküsel olarak birincil iletişim konumundan yola çıkarak dillerin derin yapısındaki evrensel tümellerin iletişimin tarafları arasında yüzeysel yapıda da benzerlikler sağladığını dil içi iletişim alanında öne sürmesi, İngilizce çeviri yapmanın olanaksızlığını “devingen eşdeğerlik” kavramıyla çürütmeye çalışan kuramcılardan örneğin, Eugene Nida’yı etkilediği görülür. Oysa dil içi iletişimi açıklamaya çalışan bu kuramların, dil içi iletişimde dilin olanaklarım yeterince açıklayamadığı gibi bunu diller arasındaki iletişim konusunda da açıklayacakları düşünülemez. Bu durumu en iyi Von Humboldt’un 23 Haziran 1796’da Schlegel’e yazdığı mektuptaki şu sözler anlatır: Çeviri bana gerçekleşmeyecek bir işi yapma girişiminde bulunmaktan başka bir anlama gelmiyor. Her çevirmen şu ya da bu şekilde şu iki engelden birine takılmaya mahkum: ya kendi ulusal zevklerini bir kenara bırakıp, özgün yapıta yanaşacak; ya da özgün olanı bir kenara atıp, kendi ulusunun zevkine seslenecek. İkisi arasında bağlantı kurmanın zorluğu bir yana, neredeyse olanaksız. Humboldt’un kendi çevirmenlik deneyiminden yola çıkarak söylediği bu sözler çevirinin olanaksızlığına işaret ettiği düşünülebilir. Mesela Türkçe çeviri yaparken kaynak dili tam anlamıyla yansıtmak imkansız gibi düşünülebilir. Bununla birlikte, bu sözlerin çevirilemezlikten çok çevirinin zorluklarının bir yakına yazılan mektup aracılığıyla paylaşılması olarak da değerlendirilebilir. Üstelik çeviri için “yazınsal alanın en önemli görevlerinden biri çeviridir” şeklindeki sözleri onun bu mektupta çevirinin olanaksızlığından çok zorluklarına işaret ettiğini gösterir.

önceki haber «
sonraki haber »

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir